Denizimsi

An itibariyle Bayramoğlu plajı

Şuracığa kitabımla geldim, kafeteryada oturup, bir çay söyledim. Bayramoğlu yaz sezonuna girdi, plaj giriş kartlarımızı yeniledik, güya “deniz” mevsiminde güneş ve açık havadan nasibimizi alacağız. İnsanoğlu değişmez bir iyi niyet içinde, tam pandemide aşı geldi, vaka sayıları düşüyor, bir ışık göründü derken, denizin adeta covid olması, önce “durumu kabullenme” , sonra “ne olacak” soruları, ardından “bir çaresi vardır” yanıtıyla denize karşı oturdum işte. Adada kısıtlı Pazar günlerinin birinde uzaktan denizi bulanık gördüğümde sokakta ilk gördüğüm insana “denize ne olmuş öyle? ” diye soruverdim. Adada tanıdık, tanımadık herkesle tanışıyormuşçasına konuşabilirsiniz, hatta sabah, akşam selamı vermezseniz ayıp kaçar, burada öyle bir kültür var ne güzel ki. Adamcağız da dedi, “ne olmuş ki denize?”. Ben dedim, “sanki çamaşır suyu dökmüşler”, “uzaktan deniz, deniz gibi değil “.

Adamcağızdan makul bir yanıt alamayınca ışık hızıyla internetten denize ne olduğunu araştırınca tüm Marmara Denizinin deniz salyası, teknik terimiyle müsilajdan hasta olduğunu öğrendim. O an dünya başıma yıkıldı.

Denize karşı iyi niyetli oturmuşluğuma rağmen, yanımda getirdiğim bir torba atıştırmalık galetayı bir bir yiyip, bitirmemle, “ups, napıyorum”, sorusu geliyor. Üstelik şeker kullanmadığım halde ardı ardına üç bardak çayın herbirine hiç yapmadığım halde şeker atıp, yanında limonla afiyetle içiyorum. Üstüne bir de acı badem kurabiyesi yiyorum ki, dış sesim “dur” diyor. Deniz çamura, ben ona baka baka strese bulanmış, yemeye vermiş buluyorum kendimi. İçimden iyi ki bisikletle geldim, dönüşte üç esaslı rampa çıkacağım düşüncesi avuntum oluyor. Dedim ya serde iyiniyet var, hepsi bundan ibaret.

Oysa iyiniyetim hiç geçer akçe değil, öğrendiklerimizden denizin kendini bulması en iyi haliyle herşeyin harfi harfine yapılması durumunda minimum altı yılımızı alacak. Neden böyle oldu sorusunun yanıtı, maalesef biz, sefil, sorumsuz, bilinçsiz, vurdumduymaz insanoğlundan kaynaklanıyor. Büyük sebep, evsel, endüstriyel ve kanalizasyon atığımızı olduğu gibi denize bırakmamızdan kaynaklanıyor. İklimsel değişim de üstüne biber oluyor maalesef. Oysa yıllar önce bazı duyarlı bilim insanları uyardığı halde kulak arkası yapılmış, üstüne uyunmuş.

Gözüm su kenarında yiyecek arayan kargalara ilişiyor, içimden “suya girmeyin” demek geliyor. Oysa geçen hafta İstanbul sahilinde bir annenin çocuklarını denize soktuğunu gördüğümde dehşete kapıldım. Marmara Denizi’nde artık denize girmenin, balık yemenin yasak olduğu döneme giriyoruz, üstelik bu sorun sadece Marmara değil, Ege ve Akdeniz’i de riske sokuyor.

Dönem , iyi niyetten daha ötede. Mesela, “bu durum beni aşar, ne yapayım” diyenlerden misiniz?

Yapabileceğimiz çok şey var. Doğanın bir parçası olduğumuzu bilmek , ona karşı saygılı, sorumlu ve üyesi olarak davranış geliştirmek.

Kaynakları sonsuzmuşçasına kullanmamak, duyarlı olmak,

Çöpümüzü doğaya savurmamak,

Evsel atığımızı ayrıştırmak, cam, kağıt ve ambalaj, yağ, sıvı atıkları ayrıştırarak, çöp olarak bırakmak,

İhtiyaç kadar tüketmek.

Aslında çok zor değil, daha az karbon izi bırakmak

Bir kuş , böcek , kedi, köpek görünce ondan daha üstün olduğumuzu düşünmemek.

Anne karnında, suyun içinden gelip, son durakta toprağa, böceklerle karışacağımızı bilmek.

“Su gibi aziz ol” sözü var ya, sahi bizden sonra, bunları anlamaz , yapmazsak, biz ne diyeceğiz ?

Varoluş

Photo by Oleg Magni on Pexels.com

“Yaşamımızın bir anlamı var mı” sorusu insanlığın tarihi ile birlikte felsefecilerin, filozofların üzerinde düşündükleri bir konu olmuş, ortaya konulan düşünceler bulundukları dönemi sarmalayan akımlar yaratmış. 1905-1980 Yılları arasında yaşayan ünlü filozof, aynı zamanda roman, oyun ve biyografi yazarı Jean Paul Sartre, bu sorunun yanıtı kapsamında “Varoluşçuluk” akımını yaratmış. Sartre’a göre yaşamda olmamızın herhangi bir nedeni yoktur, herkes özgürdür, yaşamımızın anlamı seçimlerimizdedir, seçim yapmakta özgürüzdür. Tüm anlam, yaptığımız seçimlerle başlar. İnsan nasıl yaşayacağına başkalarının karışmasına izin veriyorsa, bu da kendisinin seçimidir.

Varoluşçuluk, Dünya Savaşı döneminde Fransa’da başlayıp, bir kült haline gelir. Binlerce genç insan bu düşüncenin cazibesine kapılıp, gece geç saatlere kadar insan varoluşunun saçmalığını tartışır. Çünkü “Varoluşçuluğun” diğer bir öğesi, varoluşumuzun saçmalığıdır. Hayat, biz ona anlam atfedene kadar hiçbir anlamı yoktur, çok geçmeden ölüm kapıya dayanır ve hayata verebileceğimiz tüm anlamlar ortadan kalkar. Varoluşumuzun bir nedeni yoktur. Yalnızca seçimlerimiz yoluyla yarattığımız anlamlar vardır. Bu felsefi görüş, romanlara, oyunlara ve filmlere ilham kaynağı olur. Varoluşçulukla bağlantılı, roman yazarı ve filozof Albert Camus, insanın saçmalığını açıklamak için Yunan miti olan Sisifos’u kullanarak, anlatır. Sisifos, tanrıları kandırdığı için devasa bir kayayı bir dağın tepesine yuvarlamakla cezalandırılır. Sisifos, tepeye her ulaştığında kaya aşağıya doğru yuvarlanır ve bir kez daha en baştan başlamak zorunda kalır. Sisifos, bunu, sonsuza kadar tekrar tekrar yapmak zorundadır. Albert Camus’a göre insan hayatı da Sisifos’un görevi kadar saçma ve anlamsızdır. Bununla birlikte Camus, umutsuzluğa düşmememizi söyler, çünkü Sisifos’un mutlu olduğunu kabul etmemiz gerektiğini, amaçsız bir şekilde kayayı tepeye yuvarlama çabasında, yaşamını yaşamaya değer kılan birşey vardır.

Photo by Mudassir Ali on Pexels.com

Değerli filozofların, sanatçıların üzerinde düşünmemiz için yarattıkları bu düşünme patikaları, hayatımızın anlamını oluşturmak için bir adım, keşfetmeye yönelik bir çaba kendi görüşüme göre. Hayatın anlamı ne, ben niçin var oldum, varoluşumun bu hayata katkısı nedir, ne yapabilirim sorularıma yanıtlar, yine soru şeklinde hiç bitmeyecek.

Örneğin, kendi yaşamımızda Sisifos’un kayası gibi tepeye kadar yuvarlamak zorunda kaldığımız, her seferinde aşağıya düştüğünü gördüğümüz kaç olayımız var? Bizim için bir kaya olan ilişkimiz, insanımız var mı?

Sisifos, eğer cezasından azledilseydi, yine o kayayı taşır mıydı ? Hayatımızda anlamsızlığını bildiğimiz, duyumsadığımız halde tekrar tekrar baştan alıp, başarısız olacağını bildiğimiz halde yaptığımız neler var?

Bu kayayı taşımaktaki saçma anlamsızlık, nasıl oluyor da bizi mutlu edebiliyor? Hayat o kadar anlamsız mı ki bunu “mutlu olunabilir” kabul ediyoruz?

Sartre’ın dediği gibi insan beyhude bir tutkudan mı ibaret?

En İyisi Sen Ol

Hayatımız boyunca beğeniyle, çok severek okuduğumuz kitaplar, şiirler, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler maalesef olduğu gibi aklımızda kalamıyor, eserin kime ait olduğu veya başka bir detayı dilimizin ucundan bir türlü akamıyor, takılı kalıyor. Çok değerli olduğunu hissederek yaşadığımız o deneyime ihanet etmiş gibi oluyoruz. Kendi adıma hafızamda takılı kalan bu kısımlar için üzülüyorum. Bununla ilgili okuduğum bir yazı sadece beni rahatlatmadı, bu konuda yalnız olmadığımı da hissettirdi. Yazıda, insan hayatında okunulan kitapların, izlenilen filmlerin, dinlenilen müziklerin bütünü olduğumuzu, hepsinin aklımızda kalmasa dahi bizde bıraktıkları izleri taşıdığımızı belirtiyordu.

Çocukken edebiyata ve hayatla ilgili yazılı ne varsa okumaya çok ilgili olduğumdan, beni etkileyen şiirleri kimi zaman keser, duvarıma veya kütüphaneme asardım.

Temsili bir ağaç resmiyle çocukluk duvarımda asılı olan beni etkileyen şiir :

Dağ tepesinde bir çam olamazsan
Vadide bir çalı ol.
Fakat oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.

Çalı olamazsan bir ot parçası ol, bir yola neşe ver.
Bir misk çiçeği olmazsan bir saz ol.
Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz.
Dünyada hepimiz için bir şey var.
Yapılacak büyük işler, küçük işler var.
Yapacağınız iş size en yakın olan iştir.

Cadde olamazsan patika ol.
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak yahut kaybetmek ölçü ile değildir.
Sen her neysen onun en iyisi ol.

Douglas Mollach’a ait bu şiiri yıllarca okumadım, karşıma da çıkmadı.

Bugün kır gezintimde karşıma çıkan ağaç, önce fotoğrafını çekmem için ısrar etti, tam fotoğrafı çekmemle zihnimden bu şiir aktı, geçti.

Ağaç, şiir derken zihnimde canlanan anı dalları beni yine eskiye götürdü. Bundan 28 yıl önce oğlumun doğmasına az kala karnım burnumdayken doğacak sevgili yavrumuza verilebilecek isimler bir türlü ruhumuza hitap etmiyor, içimize sinmiyordu. Bizim için doğru ismin kendiliğinden geleceğini düşünerek, akışına bırakmıştık.

Beklenen doğumdan kısa süre önce sabah derin bir uykudan uyandım ve ağzımdan “Çınar” sözcüğü çıktı, içimin arındığını ve isimle bütünleştiğimi hissettim.

Kitaplar, şiirler, resimler, müzikler hayatımızda ruhumuzu beslerken, en sevdiğimiz canlıda sureti oluşuyor, ağaç gibi kökleniyor.

Hakiki Mutluluk

“Bir bulutla kış olmaz, bir çiçekle yaz gelmez. “

“Kulağa William Shakespeare ya da başka bir ünlü şaire ait olabilecekmiş gibi gelen bu söz aslında Aristoteles’in oğlu Nikhomakhos’a adadığı Nikomakhos’a Etik adlı kitabından alınmıştır. Aristoteles bu sözle şunu kastediyordu: Nasıl açan bir tek çiçek ya da yaşanan bir tek sıcak gün yazın geldiğini kanıtlayamazsa, size haz veren birkaç anın ardından da hakiki mutluluğu bulduğunuzu söyleyemezsiniz. Ona göre hakiki mutluluk kısa süreli bir haz değildir. “

Nigel Warburton’un ‘Felsefenin Tarihi’ kitabından alıntıladığım bu cümle ve açılımı okuma sonrası yaptığım kır yürüyüşünde aklıma geldi. Sıcağı sıcağına okuduğum sayfalardan sonra hava almak, algımı yenilemek, zihnimi açmak ihtiyacıyla önce çarşıya, sonra oradan doğanın çağırmasıyla doğaçlama insanlardan, caddelerden, sokak seslerinden uzaklaşan adımlarım beni fotoğraftaki yere getirdi.

İyi ki de getirdi. Sarı, mor, beyaz çiçeklerin ekşi, buram buram doğa kokusu rüzgarla nefesime karıştı, sinir uçlarıma kadar işledi. Ve bum, içime mutluluk , neşe ve cıvıltılar doldu.

Denize doğru yaklaştığımda bir de ne göreyim, buldozerler deniz kenarında yol çalışması yapıyorlar! Şahane, kendimi o yolda bisikletle hayal ettim, benim için yeni bir rota oluşturuluyordu. Mutluluğum ikiye katlandı.

Bundan 2400 yıl önce söylenen cümleye göre bir çiçekle yaz gelmiyor , bende yarattığı haz anlık oluyor…hayata dair herşeyin sorgulanması, mutlak doğruların üzerinde düşünülmesi, otorite olarak kabul edilmemesi felsefenin önemini pekiştiriyor.

Ya benim fani mutluluğum? Tam da anda yakalamışken?

Kısa süreli de olsa, binlerce fotoğrafın ardı ardına gösterilmesi akışında sinemanın oluşması gibi, mutluluğun devamlılığı da her zaman kendiliğinden olmuyor, bizim çabalarımızdan geçiyor. Şimdilik evime döneceğim, yarın tekrar farklı patikalardan geçerek, denize ulaşacağım, bir bisiklet yolu daha hayal edeceğim.

Şimdilik dönüşe geçiyorum, dönüşte bu güne dair bir anı, papatya ve mor çiçekleri topluyorum.

Eskidendi, Çok Eskiden

Eskidendi, Çok Eskiden

Hani erken inerdi karanlık,
Hani yağmur yağardı inceden,
Hani okuldan, işten dönerken,
Işıklar yanardı evlerde,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken,
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden.

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti.
Murathan Mungan

Hıdrellez

Hıdrellez, Orta Doğu, Orta Asya, Anadolu ve Balkanlarda kutlanan, 5 ve 6 Mayıs aralığında gerçekleşen bayramlardan biridir.
Karada darda olanlara yardım eden, bolluk getirdiğine inanılan “Hızır” ile suların koruyucusu olduğuna inanılan “İlyas” peygamberin buluştuları gün olarak anılır.
5 Mayıs akşamından, 6 Mayıs akşamına kadar yapılan dileklerin bu özel günde gerçekleşeceği ne inanılır.
5 Mayıs akşamı kağıda çizilen ve yazılan dilekler gül ağacının dibine bırakılır, hıdrellez sabahı da ağacın dibine gidilir ve notlar alınıp, suya bırakılır.
Başka bir usul de akşamdan gül ağacına para asmaktır. Asılan paralar ve kağıda yazılan dilekler 6 Mayıs sabahı erkenden geri toplanır. Para cüzdana konulur ve yıl boyunca harcanmaz. Hıdrellez parası kişiye o yıl boyunca darlık ve parasızlık yüzü göstermez.
Evinizde, bahçenizde gül ağacı yoksa akşamdan hazırladığınız bozuk para ve kağıda yazdığınız resimli niyetlerinizi toprağa gömüp, sabah erken saatte alarak, yıl boyunca saklamanızdır.
Son taşındığım evimde bir heybede yıllar boyu sakladığım kağıda yazılmış dileklerle karşılaştım. Bir kısmı sevgili annem ve ablamın benim için resimlendirilmiş dilekleriydi.
Şimdiye kadar ben unutsam bile onların hatırlatmalarıyla atladığımız bir hıdrellez bayramı olmadı.
Sevdiklerimiz için de dilekte bulunmak, “Tüm” için dua etmek en güzel duygu olmalı.
Kabul oldu.

Kendimize İyi Geliyoruz

Bedenimizi zindeleştiren, zihnimizi dinginleştiren “yoga” ile “Kendimize İyi Geliyoruz”.
Nefes Çalışması,
Yoga Duruş ve Egzersizleri,
Farkındalık Çalışması,
Meditasyon,
Derin Gevşeme aşamalarını içeren derslerimiz devam etmektedir.
Her yaş grubuna yönelik (65 yaş üstü dahil) canlı skype ortamında online derslerimize katılım için instagram arzuyla_yoga  mesaj bırakabilirsiniz.
Yıl boyu sürecek derslerden elde edilecek gelir/katılımcı bağışı başarılı, ancak maddi imkanı olmayan burslu öğrenciler yararına Türk Eğitim Derneği Burs Fonu’na bağışlanacaktır.  #10000GençMeşale #eğitimdeğiştirir|@turk_egitim_dernegi @tedgnlmrkz

Şiddete Hayır

Kadın ve erkek olmadan önce ‘insan’ olmak…

Ülkemizde kadın ve çocuk istismarı, şiddet olayları maalesef artmaktadır.

Akıl ve duygunun kabul edemeyeceği, hepimizi ilgilendiren bu sorunun temel nedeni aile içi ve dışı davranış kalıplarımız, öğrenme ve rol modellerimiz. Eğitim ve hukuksal düzenlemelerde zayıf, sınıfta kaldığımızın göstergesi.

Kadın ve erkek olmadan önce ‘insan’ olmayı özümsemek, çekirdek aile ve büyük toplumsal çerçevede bu olguyu benimseyici eğitim ve hukuk düzeni geliştirmek, planlamak ve uygulamak gerekir.

‘İnsan’ olmak ne kadar önemli, değerliyse, bu kadar zor mudur?

Her türlü şiddete kocaman bir “HAYIR”.

Sevgili Öğretmenim

Bugün sevgili, değerli Öğretmenlerimizin kutlu, güzel günü.

Öğretmen kelimesi bana ilkokul dönemini anımsatır, gerçekten çok şanslı bir dönemde, doğru okulda ve doğru öğretmenlerle eğitimimi gerçekleştirdiğime inanırım. En güzel yıllarım, ilkokul dönemine aittir. Herşeyin ilk, temiz, yeni başlamanın pırıltılı ve heyecan yarattığı zamandır.

İlkokul öğretmenim, benim rol modelim olmuştur, Atatürk ve çağdaş ilkelerine bağlı, modern, öğrenmeye ve gelişime açık, disiplinli, ilkeli olmayı benimsetmiştir.

Ne mutlu bana, Sevgili ilkokul öğretmenimle hala iletişimdeyiz ve harika insan hala üretken, yılmaz, dirençli ve hayat öğrencisi. Kendisini hala geliştirmeye, öğrencileri ve çevresiyle paylaşım sürecini devam ettirmekte.

Bugünün güzel yanı, özel günün bana mutlu dönemimi ve Onların ne kadar değerli olduklarını hatırlatması…